EĞİTİMDE LAİKLİK VE TARAFSIZLIK AĞIR BİR İHLAL ALTINDADIR

Millî Eğitim Bakanlığı (MEB), son yayımladığı genelge ile okullardaki yılsonu etkinliklerini camilere taşıma kararı alarak, eğitimin kamusal ve laik niteliğini bir kez daha tartışmaya açmıştır. Söz konusu yazı, “Çevreme Duyarlıyım Değerlerime Sahip Çıkıyorum” (ÇEDES) projesi kapsamında, 1 Nisan – 15 Haziran 2026 tarihleri arasında öğrencilerin camilerde düzenlenecek şenliklere katılımını öngörmektedir.

“Gönüllülük” Maskesi Altında İdari Dayatma

Her ne kadar ilgili yazıda katılımların “gönüllülük esasına göre” sağlanması gerektiği belirtilse de, okul idareleri ve öğretmenler aracılığıyla yapılan bu tür çağrıların hiyerarşik bir baskı mekanizmasına dönüşeceği açıktır. Kamusal eğitim alanı olan okulların, dini mekânlarla ikame edilmesi, idari gücün belirli bir inanç grubunun lehine kullanılması demektir. Geçmiş uygulamalar göstermiştir ki “gönüllülük” ibaresi kağıt üzerinde kalmakta, katılmayan öğrenciler üzerinde bir dışlanma riski oluşmaktadır.

“Gönüllülük” denilerek kurulan bu düzenekte asıl tehlike ise, etkinliğe katılmayan çocukların, okulun asli akışından dışlanma, alternatif eğitimsel imkândan mahrum kalma ve yaftalanma riskiyle karşı karşıya bırakılmasıdır. Bu, yalnızca laiklik ihlali değil, aynı zamanda eğitim hakkının dinsel katılım üzerinden fiilen koşullandırılmasıdır.

Anayasal ve Yasal Dayanakların İhlali

Devlet, Anayasanın 2 ve 24. Maddeleri uyarınca tüm inanç gruplarına karşı eşit mesafede durmak ve eğitim hizmetini bu tarafsızlık içinde yürütmek zorundadır. Eğitim faaliyetlerinin ibadethanelere taşınması, devletin inanç alanındaki tarafsızlığını zedeler. Bu uygulama laiklik ilkesini fiilen ortadan kaldırır.

Öte yandan  eğitim faaliyetlerinin planlanması ve icrası MEB’in ve okulların yetkisindedir; bu yetkinin dini kurumlarla paylaşılması kanunun ruhuna aykırıdır.

Pedagojik Riskler ve Ayrımcılık Tehlikesi

“Değerler eğitimi” adı altında sunulan bu faaliyetler, değerlerin yaşatılacağı tek yerin camiler olduğu algısını yaratmaktadır. Oysa evrensel insani değerler, bilimde, sanatta, sporda ve okulun her köşesinde yaşatılmalıdır.

Bu uygulama aynı zamanda bir ötekileştirme faaliyetidir. Çünkü farklı inançlara sahip veya herhangi bir inancı benimsemeyen ailelerin çocukları, bu uygulama ile “azınlık” konumuna düşürülmekte ve arkadaşları arasında bir ayrımcılık duygusuyla baş başa bırakılmaktadır.

Devletin Eğitim Eliyle Dini Mekâna Yönlendirme Yetkisi Yoktur

Bir devlet okulu, öğrencisini camiye, kiliseye, cemevine ya da herhangi bir inanç mekânına, “değerler eğitimi” veya “şenlik” başlığı altında yönlendiremez. Çünkü devletin görevi inancı örgütlemek değil, özgürlüğü güvence altına almaktır.

Camiler, kuşkusuz toplumun dinsel ve kültürel yaşamında yeri olan ibadet mekânlarıdır. Ancak “değerler”in yaşatılacağı yegâne kamusal alan camiler değildir. Değerler, okulda, kütüphanede, bilim merkezinde, tiyatro salonunda, müzede, parkta, spor alanında, dayanışma etkinliklerinde, sanat üretiminde ve demokratik ortak yaşam pratiklerinde de üretilir, aktarılır ve güçlenir. Çocuklara ahlaki ve toplumsal değerleri öğretmenin yolu, onları devlet eliyle bir ibadet mekânına sevk etmek değil, özgür, çoğulcu, eleştirel ve eşitlikçi bir eğitim ortamı kurmaktır.

MEB’in bu yazısı ise tam tersine, devletin tüm öğrencileri inancı, mezhebi, dünya görüşü ne olursa olsun Sünni-Hanefi İslam referanslı bir kamusal sembolizme doğru yönlendirdiğini göstermektedir.

Katılmayan Çocukların Eğitim Hakkı Risk Altındadır

Anayasa’nın 42. maddesi uyarınca kimse eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Oysa bu uygulamanın en ağır sonuçlarından biri de, camilerde düzenlenecek “yılsonu şenlikleri”ne katılmak istemeyen ya da ailesi tarafından katılımı uygun görülmeyen çocukların eğitim hakkının fiilen zedelenmesi ihtimalidir.

Çünkü okul eliyle organize edilen, okul yönetimleri tarafından duyurulan ve öğretmenlerin gözetiminde yürütülen her etkinlik, öğrenciler bakımından sıradan bir “serbest zaman faaliyeti” değil; doğrudan doğruya eğitim ortamının bir uzantısı olarak algılanır. Böyle bir durumda etkinliğe katılmayan çocukların ders saatleri içinde eğitim sürecinden ayrıştırılması, eşdeğer ve nitelikli bir alternatif etkinlikten mahrum bırakılması, okul içinde “ayrışan”, “uyumsuz” ya da “katılmayan” öğrenci olarak işaretlenmesi, yoklama, devamsızlık veya dolaylı idari baskı altında hissetmesi, akran grupları ve öğretmen ilişkileri içinde dışlanma riski yaşaması gibi sonuçlarla karşı karşıya kalması kuvvetle muhtemeldir.

Bu nedenle burada yalnızca din ve vicdan özgürlüğü değil, aynı zamanda eğitim hakkına eşit ve ayrımcılıktan uzak biçimde erişim hakkı da tartışma konusudur. Bir çocuğun kamusal eğitim hakkı, herhangi bir dinsel mekânda düzenlenen etkinliğe katılma iradesine bağlanamaz; doğrudan ya da dolaylı biçimde koşullandırılamaz.

Dahası, çocukların üstün yararı ilkesi gereği, eğitim idaresinin görevi öğrencileri inanç temelli tercihler nedeniyle ayrıştırmak değil, hiçbir öğrencinin kendisini dışlanmış, eksik, “öteki” ya da cezalandırılmış hissetmeyeceği bir okul ortamı yaratmaktır.

Bir öğrencinin eğitim hakkı, camide düzenlenen bir etkinliğe katılma iradesine bağlanamaz; devlet okulu, ibadet mekânına gitmeyen çocuğu eksilten, ayıran ya da dolaylı biçimde cezalandıran bir düzene dönüştürülemez.

Sonuç olarak;

MEB Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün bu yazısı, okulu ve eğitimi cami odaklı bir yapıya dönüştürme gayretidir. Eğitim, dini vakıf veya başkanlıkların insiyatifine terk edilemeyecek kadar hayati bir kamu hizmetidir. Bakanlığı, Anayasa’nın laiklik ilkesine sadık kalmaya, okulları inanç temelli tartışmaların merkezi yapmaktan vazgeçmeye ve tüm çocuklara eşit, bilimsel ve tarafsız bir eğitim ortamı sağlamaya davet ediyorum.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*